Rastgele Bir Cumartesi Öğleden Sonra ve Sözcüklerin Gücü
İstanbul’un oysa ne kadar da büyük bir şehir olduğunu, bazen de kendi içimizde ne kadar küçük bir alana sığabileceğimizi düşündüğüm bir Cumartesi öğleden sonrasıydı bu. Evlilikteki bu uzun soluklu maceramızı, her biri farklı bir tonla yazılmış bir senfoninin bölümleri gibi görüyorum ben. Her bölüm, bizi götürdüğümüz mekânın, o anki ruh halimizin bir yansımasıdır. Ve hayat, böylesine öngörülemez bir senaryo defterine benzeyebilir.
Geçtiğimiz birkaç hafta, ayaklarımızın altında hafif bir sis gibi çökmüş geçiyordu. Öyle büyük bir fırtına değildi ki, gözümüzün önünde bir siren sesi gibi çığlık atacak kadar büyük bir kriz. Daha çok, o ilişkinin en derin katmanlarında, farkına varmadan ertelediğimiz küçük ama kemikleşmiş birikenler vardı. Her ikimiz de omuzlarımızda taşıdığımız, adeta birbirimizi yanlış anladığımız o görünmez ağırlıkla yaşıyorduk. Konuşulmayanlar, en çok konuşulanlar gibi baskı yapıyordu. Bu sessizlik, benim en çok mücadele ettiğim alanlardan biri oldu; çünkü benim doğam gereği, duygusal birikimlerimi mutlaka kelimelerle örüp kurmaya eğilimliyim.
O Cumartesi, her şeyin tuhaf bir sakinliğe büründüğü bir zamanda, beklenmedik bir olay tetiklendi. Alışılagelmiş rutinlerimizden sapmıştık. Örneğin, şehir merkezindeki o eski, her zaman gittiğimiz kafenin yerine, şehrin biraz daha köşeye çekilmiş, rutinin dışındaki bir mekâna gitmiş olduk. Bu küçük coğrafi sapma, zihinsel bir kaymaya neden oldu. O mekanın penceresinden görünen ağaçların yaprakları, sanki o anki ruh halimizi simgeler gibi usulca sararmış, bu da o anki huzursuzluğumuzu kristalize etmişti.
Orada, o kahve kokusu ve hafif melankolinin karışık olduğu o atmosferde, konuya doğrudan girmemiz gerekmedi. Konuşmalarımız, o günkü rastgeleliğin bize sunduğu o güvenli limanda kendini buldu. Bir anlık göz teması, ardından gelen o basit bir soru, aslında aylardır çözülmemiş bütün düğümleri çözmeye yetmişti. İşte o an anladım ki, bazen en büyük devrimler, en büyük planlar değil, en küçük, en beklenmedik kesişim noktalarında yaşanıyor. Bazen sadece vücudunuza adapte olduğunuz o sakin bir anlık duraksama, aceleyle söylenmiş bin sözden daha çok şeyi ifade ediyor oluyor.
İlişkiler, sevgili okuyucularım, bu böyle bir şey. Bir hedef gibi değil, dinamik bir ekosistem gibi yönetilmeli. Her gün aynı suyu karıştırmak yerine, bazen o ekosisteme yeni bir element eklemenin, o küçük sapmanın, tüm dengeyi yeniden kuran bir katalizör olabileceğini kabul etmeliyiz. O Cumartesi öğleden sonrası, bizim için bir kriz anı değil, aksine en değerli "yeniden hizalanma" anımız oldu. Sessizliğin bile bir niyeti varsa, o niyeti gerçekten dinlemek gerekir. Ve bu niyeti dinlemek, bazen sadece farklı bir masada, farklı bir ışık altında olmakla mümkün olabiliyor.
Bu yolculuk, nereye varmaktan çok, nasıl geçtiğine dair bir ders veriyor bana her seferinde. Ve bu dersler, aceleye gelmez; olgunlaşmaya zaman tanır.